Camekandan içeriyi izliyordu. Görmesini duymasına katıp boy boy, kürek kürek duran cilalı sazları uzaktan tadıyordu. Bal gibi parlak, kiremit gibi canlıydılar. Çocuğun gözleri görmenin üzerinde bir kabiliyet ile bakıyordu. Gözleriyle sazları duyuyordu, tadıyordu, hissediyordu. Ladin, meşe, kayın, ceviz kokluyordu gözleriyle. Kirazdan bir mızrap ilişti dikkatine. Bir mızrap ki ne mızrap! Kirazı uzaktan kokladı, dokundu, duydu. Kirazdan mızrapı, kayın bir divan sazına vurdu, vurdu, vurdu… Kayın ve kiraz kulaklarında cümbüş oldu. Camekanın arkasından ne mızrapa dokunabiliyordu ne de divan sazına. Elleri cebinde, aklı saz dükkanındaydı. Bir divan sazı yahut tamburası olsa; kirazdan bir tezenesi olsa yahut olmasa… Tamburayı tezenesiz tıngırdatmak isterdi. Camekandan gözünü çekti çocuk. Şimdi gözlerinde ne ladin ne kayın vardı. Ayakları gözüne çarpa çarpa evine yürüdü.
Toprak tozlu bir patikayı takip etti. Haftanın beş günü; evin kapısı, toprak tozlu patika, istiklal marşı, Für Elise, Für Elise, asfalt yol, bakkal tezgahı, kepenk, camekan, toprak tozlu patika, evin kapısı… Yine aynı haftanın beş gününden birinde evin kapısından girdi. Yüzüne is kokan kızıl bir sıcaklık vurduysa da farkında olmadı. Altı ay, haftanın yedi günü vuran sıcaklık ve kızıllığa duyarsızlaşmıştı derisi. Dolu olan bir elini boşaltmak üzere mutfağa gitti. Elindeki helvayı mutfak tezgahına koydu. Annesi mutfaktan odaya bir git bir gel yemekleri taşıyordu, ablası da annesinin peşinde… Kendisi bir çöğür kadarsa ablası tambura kadardı. Mutfaktan odaya bir yol yoktu. Dut renginde beyaz püskül kenarlı halı, mutfakla oda arasında çarpık bir köprü kuruyordu. Halının tellerine mızraptan ayaklarıyla vurarak odaya vardı. Aklında yankıyan seslerin renklerini görüyordu. Öyle dalgın bir görüştü ki ancak babasının bam teline uyandı:
-Hayırdır?
-Hayrola baba.
-Hayırdır diyorum, Yılmaz yordu seni herhalde?
-Yok baba, aynı.
Babası sofraya bakarak konuşuyordu. Ali de sofraya kuruldu. Yasaklı bir meydan sessizliğinde yemekler yendi. Yalnız bir duyan vardı ki; olmayacak tıngırtılardan ebemkuşağı renginde sesler görüyordu. Ali sobanın korlarını duyuyordu. Bağlama pirlerini ve aşıkları utandıracak senfoniler sobadan çıkıp Ali’nin kulağını ısıtıyordu. Kızılca korlar sobanın tenekesine her çarptığında dükkandaki bir sazın teli oynuyordu. Kiremit kiremit, alev alev melodiler tiz; isli, kömürlü, ziftli nefesler kalın tellere değiyordu. Bu ahenkli senfoniyi masaya gelen helva bozdu. Ali’nin babası, sofraya öylece bırakılan fıstıklı koz helvasına baktı. Kafasını kaldırdı:
-Nereden geldi bu? Sen mi aldın?
-Yok baba. Yılmaz Amca yolladı. Bunu götür, eve selam söyle dedi.
-Evin neyine selam söyleyecekmişsin?
Ali helvanın da selamın da adresini çok iyi biliyordu. Fakat evlerinin üstünde kızılcakıyamet bir kuyruklu yıldızlı geçse de iki dağ ayrılıp çavlan olsa da umursamazdı. Vücudunun her zerresinde parıldayan ve onu rahat bırakmayan senfonileri susturamazdı. O tamburuna kavuşma hayaliyle şu yerkürenin adıbilinmez kasabasının bir hanesinde hayallere dolanıp duruyordu. Saz dükkanının önünden her geçişinde kulakları çakmak çakmak bakıyordu. Yunuslar ve Keremler ve Mecnunlar gibi biçare yakarışlar çıkıyordu bedeninden. Öyle yasaklı bir dükkan, öyle yasaklı bir enstruman; Ali’yi perperişan ediyordu.
Fıstıklı koz helvası bir hediye değil niyetti. Çalıştığı bakkal dükkanından eski aşıklara bir mektuptu. Evin içine pusulasız bir lav gibi düşen ve Babasının aklına delirmeler getiren bir çiçekti. Bunu Ali de biliyordu, annesi de babası da… Annesi dilsiz ve babası çulsuzdu. Hal böyle olunca eve gelen koz helvaları bir sövgü gibi tatsızca yutuluyordu. Ali bu hayal sahnesinin içindeki umutsuz hikayeyi çoktan boşvermişti.
Ay düşüp şafak söktüğünde, saba makamından kuvvetsiz bir ezanın kulağına dokunmasıyla uyandı. Perdeden sıyrılıp dökülen bir kaç damla ışık, sobadan üflenen külleri parlatıyordu. Kömürlerden kalan küller, sabah ezanıyla birlikte beyaz beyaz yağıyordu. Odanın içine düşen kül tanelerinin her biri eşsizdi. Ali döşeğinde doğruldu ve onları izledi. Her bir kül tanesi, sobadanın deliğinden tavana doğru yayılan ve her biri birbirinden farklı, bir noktadan ötekine büyük bir ahenk içinde seyrediyordu. Yalnız eşsiz bir tanesine Ali’nin gözü ilişti. Sobanın üst deliğinden çıkan ve henüz kıvılcımı üzerinde, toy ve heyecanlı bir kül tanesiydi bu. Tavana doğru yumuşakça dalgalanarak süzüldü, süzüldü… Duvarın sıvasına değmeden inişe geçtiği esnada bu keyifli seyiri Annesinin bakışı bozdu. Okula gitmesi için hazırlanması gerektiğini anlatan bir bakıştı bu. Gözü ve kulağı küllerden çekildi. Üstünü başını giyinirken sokaktan gelen hicazkar köpek uğultuları ve kümes hayvanlarının tamburvari seslenişlerine kesildi. Ali giyindi ve yola koyuldu. Evin kapısı, toprak tozlu patika, istiklal marşı, Für Elise, Für Elise, asfalt yol, bakkal tezgahı… Bakkal tezgahına geldi. Yılmaz Amca önce günlük işlerden serpiştirdi. Beş kuruş sabun, üç kuruş kibrit satıldı. Sonra sordu:
-Götürdün mü eve helvayı?
-Götürdüm.
-Yolda yiyip bitirmedin değil mi?
-Yok Yılmaz Amca. Olur mu? Götürdüm eve.
-Yediniz mi? Beğendiniz mi?
-Beğendik. Selamları var.
Ali ekmekler, unlar, şekerler ve kalıp kalıp peynirler sattı. Selamların ve muhabbetlerin arasında, binbir hesabın ve tartmaların içinde, gelip gidişlerde ve duruşlarda aklında cilalı boy boy sazlar vardı. Sobanın korlarında, kepenklerin kapanışında, tebeşirin vuruşunda yalnız onları duyuyordu. Çocuk öyle bir kulak ki verilen selamları yenilen kozları yutulup susmaları bağlamanın gamlarına yediriyor her birine mızrapla vuruyordu.
Kepenkeleri kapattı, sokağa düştü. Dükkan dükkan sokaklar, ışık ışık camekanlar… İşte içlerinde biri Ali’ye bakıyor, Ali ona bakıyor. İçeriden bir adam bu sefer geçiştirmedi Ali’nin dikkatini. Dükkan sahibi olacak, öyle bir eminlikle gel dedi Ali’ye eliyle. Gözlerine parlak parlak bakışlar doldu. Dükkana yaklaştı, girdi, kokladı. Ladinleri, meşeleri, kayınları, cevizleri kokladı. Zımparalara, balçıklara, fırçalara, çekiçlere ve tellere baktı.
Ladinin kokusu başka tınılıyor, meşenin kokusu bambaşka tınılıyor, kayın daha başka ötüyordu. Telleri parlak parlak, cilalı. Ciğerlerine, yüreğine, iliklerine dolan bir parlaklık. Meşeler serin serin, tok tok. Kayınlar nefes nefes, ceviz acı acı koktu burnundan parmaklarına kadar. Parmakları titredi, burnu titredi. Sazlar bir oldular seslendiler. Renk renk, dizi dizi Ali’ye çığırdılar. Gözleriyle Kenan Bey’den izin aldı. Kenan Bey gözleriyle izin verdi. Ali ilk defa sokuldu bağlamaların yanına, bağlamaların telleri Ali’yi kucakladı. Her birinin yanına sokulup kokladı, ağacın kökünden geçen mevsimleri duyuyordu. Zımparaların izlerini izledi, cilalı sazlara merhaba dedi. Duvarda asılı gövdeler, gölgesiyle bile tınılatacak kadar davetkar. Masanın üstünde duran çekiçler, telleri gerdikçe göğsü kabaran sazlar. Bütün dükkân bir orkestraydı, ustanın nefesini bekleyen bir orkestra.
Ali, duvarda dizili bağlamalara bakarken, her birinin sapında yürüyen damarlarda ırmaklar gördü. Sazların gövdeleri, ona bakınca hafifçe kımıldıyor, kendi içlerinden çok uzak bir diyarın türküsünü fısıldıyordu. Dükkânın her köşesi, her raf, her tel bir ezgiyle doluydu. Daha fazla dinlemek, daha fazla koklamak, daha fazla bakmak için nefesini yavaşlattı.
Ali nefesini tuttu. Dükkanı kokladı. Dükkanın kokusunda yıllardır söylenememiş bir türkünün harmonisi akıyordu. Kenan Bey, Ali’nin iki adım gerisinde duruyor ve haftalardır kapıda içeri adım atmasını bekleyen yeni çırağının sazlarla kucaklaşmasını gözlüyordu.
Ali elini uzattı. İlk defa bir bağlamaya dokundu. Ceviz doğumlu, parlak cilalı bir bağlama. Teller bir turnanın sırtı gibi dize dize, sıkı sıkı. Parmağı telin üstüne dokunduğunda ses çıkmadı ama Ali irkildi. Geri durmadı. Parmaklarıyla sapı kavradı. On dokuz perdelik kısa saplı bir bağlamaydı. Çöğürü kucağına aldı. Sanki yıllardır cebinde taşıdığı bir anahtarı nihayet doğru kapıya sokmuştu.
Kenan Bey boğazını temizledi.
— Adın ne senin?
— Ali.
— Kaç yaşındasın Ali?
— On bir.
Kenan Bey başını salladı. Sonra arkasını döndü, tezgâhın altından bir bez çıkardı. Bezi bağlamanın gövdesine sürdü, tozlarını temizledi. Ali’ye değil, sanki bağlamanın kendisine konuşur gibi:
— Babana söyle, gelsin bir çay içelim.
Ali’nin içinden geçenler yüzüne vurmadı. Babası gelmezdi. Babası çay içmezdi. Babası dükkânlara girmezdi. Babası, yasaklı şeylere bakmayı bile ayıp sayardı. Ali bunu biliyordu.
— Babam gelmez, dedi kısık sesle.
Kenan Bey bezi katladı.
— O zaman sen gel, dedi. Haftada iki gün. Okuldan sonra. Süpürürsün, tellere bakarsın, çay koyarsın.
Ali bir şey söylemedi. Söylese bozulurdu. İçinde büyüyen rüyanın adını koymak istemedi. Bağlamayı yerine astı. Kapıya yürüdü. Tam çıkarken Kenan Bey arkasından seslendi:
— Aç gelme.
Ali başını salladı. Dışarı çıktı.
Dükkandan çıkınca sokak her zamanki sokaktı. Yalnız Ali’nin içinde bir tel gerilmişti, ince. Kepenkler ve dükkanlar aynıysa da Ali’nin ayakları başka basıyordu yere. Talaşlar, zımpara tozları, tel kırıntıları girmişti aklına bir kere. Taşları saya saya gitti sokaktan eve.
Kapıdan içeri girdi. Annesi sessizdi. Babası yoktu. Ablası halının kenarını dikiyordu. Sofra kurulmuş, yenecekler yenmişti. Kendisine ayrılan tabağı gördü. Masaya oturdu. Bir lokma ekmek aldı, çiğnedi, çiğnedi, yuttu.
Hazar Üstün

Yorum bırakın