Saçlarının rengi güneşten sarıya dönmüştü. Tüm gününü sokaklarda aranarak geçiriyordu. Gözüne kestirdiğini boydan boya geçiyor sonra bir başkasına dalıyordu. Kendi ülkesindekilerden geniş sokaklardı bunlar. Daha dolu ve zengin olmasından başka burnuna gelenler de ayrıydı. Ekmek daha sıcak ve tatlı kokuyordu. Onu yemeğin yanında yediği zamanları hatırladı. Şimdi ise teki cazip geliyordu.
İşi yürümek olduğundan ayakkabılarını korumayı biliyordu. Bulutlu günleri takip ediyor, yağmuru anladığında yürüyeceği rotayı değiştiriyordu. Apartman katlarının altlarına sığındığı günler oluyordu. Ülkesini bırakma nedeni de buydu. Sığınmak zorunda kalmışlardı. Çocuk yaşında sıcağı annesinden değil ateşten tattığı için gelmişti. Duydukları; şarkıdan, kuş sesinden başka olduğu için gelmişti. Ülkesinde tek ses, tek koku kalmıştı. Teninde soğuğu hissetmişti. Apartman katının altına sığındığı için buraya gelmişti.
Geldiğinde alfabeyi yeni sökmüştü. Sokaklarda yürümeye başladığı ilk günlerde kafasını yerden kaldırmıyordu. Evindeyken kaldırım çizgilerine basmamaya gayret ederek yürüyordu. Taşların arasında sekerek ilerliyordu. Eskiyi hatırladı. Çizgilere basmamayı umursamadığı için gurur duydu. Büyümüş hissetti. Aynı duyguyu okumayı öğrenince de yaşamıştı.
Girdiği sokakların birinde yürüyüşüne devam ediyordu. Beyaz boyalı demirlerden gözüne yansıyan güneş onu huzursuz ettiğinden kafası yerdeydi. Kepenklerin tamamı açılmamıştı. İlerledikçe demirlerin sürtünme sesini duyuyordu. Çizgileri umursamadan yürümesine devam etti. Kafasını gökyüzüne bakmak için kaldırdı. Eksikliği fark etmesi vaktini almadı. Gözünü sımsıkı kapadı. Sokağın ortasında durdu. Tekrar açtı. Sağına soluna bakındı, göremedi. Unuttuğunu sandı, hatırlamak için gözlerini duvarlara, kepenklerin üzerlerine dikti. Göremedi. Bitişik, yumuşak hatlı abecesi yok olmuştu. Onun yerinde keskin hatlı, sivri, diken diken karakterler vardı. Bazısı gülümsüyor bazısı ağzını açmış ona bakıyordu. Karşılık veremedi hiçbirine. Dil çıkarıp burnunu büzdü, kaşlarını çatıp baktı onlara. Kafasını eğmedi. Dimdik durmaya gayret etti. Her birine cevabını vermesini bilirdi. Evinde olsa gösterirdi. Yürüyüşüne çekinmeden devam etti.
…
Güneş, soluk vişne boyalı binaların üzerinden tepeye doğru yaklaşıyordu. Dükkanların duvarlarına bakarak saat okumasını öğrenmişti. Sarı saçlarına dimdik güneş vurduğunda öğlen olduğunu fark etti. Yürüdüğü sokaklarda çeşitlilik arttığında başka sokağa geçiyordu. Kafa renklerine bakıp karar verdi. Kendini yakın hissettiğinden siyah yoğunlukta başların olduğu bir sokağa girdi. Bu genişçe sokağın kaldırım taşları büyük ve yeniydi. Yolun rengiyle olan uyumsuzluğuna aldırış etmeden ilerledi. Diğerlerine kıyasla daha az insanın olduğu bu sokakta fazla olan bir şey vardı. Tuzlu, yağlı, ekşi ve baharatlı kokular karmakarışık olmuşlar; sokağın orta yerinde bağrışıp dans ediyorlar, kızın burnuna gittikçe yaklaşıyorlardı. Her birini ayrıştırdı ve yerlerine koydu. Yemek kokularını tanıdı ama yüz vermedi. Orta yerde yapılan bu ukalalığın tattırdığı tiksinçlik, alfabesini yerinde bulamamasının verdiği öfkeyle birleşti. Durdu ve lokantalara baktı. Yaşıtlarını gördü: Sandalyede oturmuşlar, annelerinin ellerinden yemek bekliyorlar, limonata için mızmızlanıyorlardı. Gözlerini acıma duygusuyla onlara dikti. Omuzlarını genişçe açtı ve yürümesine devam etti. Yemek istemediğine karar verince sokağın sonunu hedef aldı. Rotasını çizdikten sonra kararlı adımlarla kaldırım taşlarını geçti.
Hedefine ulaştığında onu imrendiren bakışlardan arınmıştı. Limonata isteyen yaşıtları onu görmeden sokaktan sıyrıldı. Çeşit çeşit caddelerle, renk renk insanlarla sıkı sıkıya sarmalanmış bir meydana vardı. Annelerinin küçük ellerini tutan, küçük beyaz renkli çocuklar da doluydu; annelerinin ellerinden tutan çocukları izleyen yürüyüşçülerde… Dükkanların duvarlarından saatleri seçemese de binaların tepesinde güneşi göremediğinden akşam olduğunu anladı.
Gök rengi, maviden mor bulutlarla kaplı laciverte dönüyordu. Bu zamanlarda gözünü acıtan kırmızı-sarı ışıklar çoğalacak; kargaşa içinde belli olmayan sesler rahatlıkla seçileceklerdi. Meydanın ortasında miskince vakitleşen kuşlar çatı ardı yuvalarına dönmek için toplanacaklardı. Bu akşam saatinde oturup izlemedi meydanı.
Kuşları evine yolladı, güneşi batırdı, tepeden yıldızları çıkardı. Limonatacı çocukları tekerlere bindirdi anneleriyle. Evlerinde içecekleri ballı sütü düşündü. İmrenmemekte kararlıydı. Aklını bu düşüncelerden kurtarmak için başka bir sokağa yönelmesi gerektiğini biliyordu. Meydanın içindeki kalabalıktan etraftaki sokakları göremedi. Etrafına bakınınca korku duydu. Kalbi sıkışmış, vücudu bu ani duygu değişimini kavrayamamıştı. Kalabalığın ortasında dona kaldı. Endişesinin ve hislerinin gerekçesini derinlerde aradı. Meydanın kalabalıklığından duyduğu kaygı kalbine yansımıştı. Bu küçük meydana sıkışmış insanların küçüklü büyüklü elleri kızın boynunu iki taraftan kavramış, soluk borusunu ve damarlarını sıkıştırmıştı. Etrafında döndü, döndü, durdu. Gözünün önünden kareler hızla geçip gidiyor, yerine bir başkası geliyordu. Kendine hükmetmesi gereken zamanda, düşüncelerine yenik düştü. Kaygısının ve endişesinin nedenini anladı: Ülkesindeki benzer meydanlarda duyulan sesleri ve gördüğü renkleri hatırladı. Adamların ellerinde yüzü betonla kaplı çocuğunu taşıdığını görmüştü. Annelerin koca çığlıklarını, bombaların alaycı ıslıklarını duymuştu. Yerde yatanların haykırışlarını, meydanların kırmızı gri renklerini hatırladı. İçinde usulca büyüyen bu korku, yabancı olduğu bir meydanda da onu haince yakalamıştı. Uzaklaşmak için gözüne bir sokak daha kestirdi.
…
Ayak tabanlarına raptiyeler batıyordu. Açlığı-tokluğu unutmuş, içindeki korkuyu bastırma çabasıyla umarsızca yürüyordu. Sokağı incelemedi. Tek isteği hedefine ulaşıp başka sokağa geçmekti. Sonra bir başka sokağa, diğer sokağa ve bir başka sokak daha… Kaygıları peşini bırakmıyordu. Sırtına tırnaklarını geçirmiş, hayatı boyunca taşıyacağı izler bırakıyorlardı. Tenindeki acıyı dinlemedi. Sokağa devam etti. Uzunca sokakta kendisini dinginleştirmeye çabalıyordu. Tüm endişeleri kar taneleri gibi birbirlerine yapışmış, çığ olup onu devirmeye çalışıyorlardı. Kaldırım çizgilerine basmadan yürümesine devam etti. Sarı ışıklar taşlara vuruyor ve keskin bir hat oluşturuyordu. Hattı takip eden gözlerini başka yöne çevirmedi. Kafası yerde omuzları düşmüş yürürken seslere duyarlılığının arttığını fark ediyordu. Korna seslerinden ürker olmuştu. Abartısız ışıklara bile bakamıyor, betonların kırmızıyla buluştuğu yerlerde gözünü korkuyla çeviriyordu.
Sabahtan beridir kaç sokak geçtiğini anımsadı. Üstündeki yük düşünceleriyle artmıştı. Hedefine ulaşmadan bir köşeye oturup dinlenmeye karar verdi. Gözüne bir balkon altı kestirdi. Sokağın sonunu görebileceği bu korunaklı yere çömeldi. Sokağın kenarlarında karşılıklı bakışan evleri izledi. Sokak lambalarının aydınlattığından fazlasını göremiyordu. Sarı ışıklara gözü alışmıştı. Sokağın sonuna doğru dikilmiş birkaç evi izlerken dikkatini bir kalabalık çekti. İnsanlar, sokağın kenarındaki geniş kaldırımda toplanmışlardı. Sonra aradan iki beyaz gömlekli adamı gördü. Birinin elinde davul diğerinde zurna vardı. Etrafındaki insanların kolları yukarda, kızlı erkekli oynuyorlardı. Kızın oturduğu yerden gözetlediği bu insanlar küçük görünüyorlardı. Kulağını dikti ve çalgı seslerini ayırt etmeye çalıştı. Önce zurnanın tiz sesini duydu ardından davulu yakaladı. Kimse onu fark etmiyor ama o olan biteni izliyordu. Görünmemeye çabalarken bir yandan da bu eğlenceye kapılıp gitmek istiyordu. Yorulmadan oynayan insanların ayakları ardı ardına yere vuruyordu. Kızlar pullu giyinmişlerdi. Onları kolayca seçti. Karanlığın içindeki erkekleri de kollarından tanıdı. Ayak altında dolaşan birkaç çocuk da vardı. Sarı saçlı kız ellerini bağlamış dizlerini birleştirmiş oturuyordu. Tokmağın deriye vurduğunu görüyor ama sesini daha sonra duyuyordu. Tokmak üç kere deriye bir kere kasnağa vuruyordu. Ortada beyazlar içindeki kadını gördü. Takım elbiseli adam, beyazlar içindeki kadın ve çalgıcılar birlikte ortada duruyor, etrafını diğerleri sarmalıyordu. Bu sırada yanından geçenlere aldırış etmiyordu. Kalabalığı gözleriyle takip ettiği bu anda zaman yavaşladı. Uzakta gördüğü nefesini kesti. Kalbine ince kâğıt kesikleri atılıyordu. Bileklerinde hissettiği atışlar gittikçe daha da kuvvetlendi bu kısa zaman içinde. Göz kapakları kirpiklerine hiç değmedi. Şaşkınlığın ortasında tıkılıp kaldı. Gördüğü şey betonun altından yıldızların arasına yükselen bir sarı-kırmızı ışıktı. Işık, evinde tanık olduklarına benzerdi. Yerden karanlığa yükseldi. Beyazlı kadınla takım elbiseli adamlara tekrar baktı. Çalgıcılara seslenmek istedi ama konuşamıyordu. Saliselerin de altına inecek kadar yavaşladı zaman onun için. Işık hüzmesi bu arada tepeye doğru yatay bir seyir halindeydi. Kendine zarar vermesinden endişelenerek kollarını ve kafasını vücudunun içine çekti. Ülkesinden bu sokaklara geliş nedenlerinden biriyle daha yüzleşecek olması onu rahatsız etti. Işık hüzmesi tepeye ulaştı. Saniyelerin içinde kaybolan sarı saçlı kız, gözünü ondan ayıramadı. Işık hüzmesi en tepede top halini aldı. Top çok sayıda küçük topçuklara bölündü yıldızların arasında. Kafasını daha da içeri çekti. Topçukların insanların üzerine yağmasını bekledi. Kendini hazırladı. Nefesini tuttu. Canını korumak için yapabileceği bir şey olmadığını düşündü ve topçukları izlemeye devam etti. Ayak altında dolaşan çocuklar hiçbir şeyin farkında olmamaya devam ettiler. Işık topları nihayet düşmeye hazırlandı. Bu sırada boynunda ve bileklerinde hissettiği atışların hızı ve darbe gücü yükselmişti. Kalbi iki taraftan baskı altındaydı. Sarı ışık topları kırmızıya ardından mora dönüşerek düşmeye başladı.
Kız gözlerini ayırmadan izledi. Binaların çatısına yakınlaşan toplar renklerini kaybederek karanlıkta yok oldular. Donuk bakışlarla bina çatılarını seyretti. Sokağın ortasındaki kalabalık, oyununa devam ederken art arda birkaç hüzme daha yıldızların arasına çıktı. Seslerini duydu. Onunla beraber sokak sakinleri ve sokaktan geçenlerde duydu. Işıkları izleyen birkaç kişi haricinde kimse aldırış etmedi. Kollarını kendine kenetledi ve hazırlandı. Aklından bugün dolaştığı sokakları geçirirken ışıkların renkleri dikkatini çekti. Maviler, morlar, turuncular havadaydı. Bu canlı renkler yıldızların beyaz ışığından kolayca ayırt ediliyordu. Maviler, morlar, turuncular yerlerini kırmızılara, sarılara bırakarak gökten karanlığa gidiyorlardı. Bu sırada yanından geçen çocuk, annesine havayı işaret ederek seslendi: Anne bak! Havai fişeklere bak anne! Her renkten var gördün mü? Çok güzeller değil mi?
Saçları güneşten sararmış kızın yüzünde görmemişlik hissi dolaştı. ‘’Havai fişekleri’’ izlemeye devam etti. Renklerin ne kadar güzel olduğunu düşünerek kendini kandırıyordu. İçten olmayan bir tebessümle annesinin elini tutan küçük çocuğa baktı. Çocuk ve annesi küçük kızı fark etmeden sokakta yürümesine devam etti.

Yorum bırakın